2011 YILI SON ÇEYREKTE ENERJİ VE ÇEVRE KONUSUNA GENEL BAKIŞ
2011 yılının bu son günlerinde enerji ve çevre kapsamında genel durum ile önümüzdeki yıllara ait projeksiyonları değerlendirerek size merhaba demenin doğru olacağını düşündüm. Globalleşen dünyada enerjinin önemi artık tartışılmıyor. Enerji uzun zamandır,stratejik bir gündem maddesi olarak, ülkeler ve şirketler arası rekabette ilk sırayı zaten almış olduğundan, kesintisiz, güvenilir kaynaklardan ve ucuza temin edilmesinin ve bu yaparken de doğaya en az zarar vermenin çareleri aramak , Dünya genelinde en önemli gündem maddelerinden biri.
Dünya yenilenebilir enerji tüketiminin, 2035 yılına kadar yıllık yüzde 3,2 artacağı ve hidrolik dışında yenilenebilir enerji kaynaklarının kurulu güçteki oranının yüzde 10′a yükseleceği konunun uzmanları tarafından öngörülüyor . Enerji kaynakları açısından incelendiğinde, birincil enerji arzında, petrol, doğal gaz ve kömürden oluşan fosil kaynaklı yakıtların ağırlıklı konumunun önümüzdeki yıllarda da devam etmesi beklenmekte ve enerji talebindeki artışın (2008-2035 dönemi) yüzde 75.7’lik bölümünün bu kaynaklardan karşılanacağı öngörülmektedir. Biyokütle ve çöp için bu oran %8.5, diğer yenilenebilirler için %6.6, nükleer için %6.4, hidrolik için ise %2.8’dir.
2020 yılında birincil enerji arzındaki en büyük paya (%29.8) sahip olacağı hesaplanan petrolün, 2030 ve 2035 yıllarında ilk sıradaki yerini kömüre (sırasıyla %29.1 ve %29.3) bırakacağı düşünülmektedir. Doğal gazın ise elektrik üretimindeki payını koruması (yaklaşık %21.4) beklenmektedir. 2008-2035 döneminde elektrik üretiminde ise kömür ve doğal gazın en önemli kaynaklar olmaya devam edeceği, kömürün payının %41’den %42.8’e, doğal gazın payının %21.3’ten %21.7’ye yükseleceği , petrolün payının ise %5.5’den %1.6’ya, hidroliğin payının %15.9’dan %13.3’e, nükleerin payının da %13.5’den %10.8’e düşeceği öngörülmektedir. En büyük yüzdelik artış ise rüzgarda beklenmektedir. Aynı dönemde rüzgarın %1.1’lik payının %5’e yükseleceği öngörülmektedir
Enerji tüketiminde beklenen bu artışın OECD dışındaki ülkelerde, özellikle Çin, Hindistan, Brezilya, Malezya ve Vietnam’da inşasına başlanan orta ve büyük ölçekli hidroelektrik santrallerden gelmesi bekleniyor. OECD ülkelerinde ise gelecekte, Kanada ve Türkiye haricinde, büyük ölçekli çok az hidroelektrik santral inşaa projesi öngörülüyor.
Bir yanda, artan fosil yakıt fiyatları, enerji arz güvenliği, sera gazı emisyonları ile ilgili endişeler, diğer yanda ise geliştirilmiş reaktör tasarımlarından dolayı dünyanın pek çok bölgesinde yeni nükleer kapasite artırımları veya yeni santrallerin inşa edilmesi de beklenmekte . Dünyada Ocak 2011 itibariyle, 31 ülkede 442 nükleer santral işletmede olup, 62.9 GW kurulu güce sahip olacak 65 adet nükleer santral de inşa halindedir. İnşa halindeki santrallere bakıldığında 27 tanesi Çin’de, 11 tanesi Rusya’ da 5 tanesi de G.Kore’dedir. Çin, Kore, Finlandiya ve Fransa’da 3.nesil reaktörlerin inşasına başlanmış olması, dünyanın en büyük üç kömür tüketen ülkesinin (Çin, ABD ve Hindistan) nükleer kapasitelerini 2035 yılına kadar önemli ölçüde arttırmayı hedeflemesi, İtalya, Vietnam, İsveç, Türkiye, Mısır, Polonya, ABD ve İngiltere’nin yeni nükleer santral yapma arzusunu ifade etmesi, nükleer enerjiye yeniden bir ilginin başladığına da delil sayılmaktadır.
Elektrik Üretim Anonim Şirketi’nin (EÜAŞ) Elektrik Üretim Sektör Raporu’ndan derlenen bilgilere göre, yüksek petrol fiyatları, fosil yakıtların çevresel etkileri üzerine duyulan endişeler, dünyanın pek çok ülkesinde yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının arttırılmasına yönelik verilen teşvikler, yenilenebilir enerji kaynaklarının daha geniş oranda kullanımının yolunu açıyor.
OECD ülkelerindeki yenilenebilir enerji kaynaklarındaki artışın rüzgar ve biyokütle başta olmak üzere, hidrolik dışındaki kaynaklardan karşılanması bekleniyor. Rüzgar enerjisine olan yatırımlar, OECD-dışı ülkelerde özellikle Çin’de artmaya devam ederken, güneş ve dalga enerjisi uygulamaları ise malumunuz olduğu üzere henüz büyük ölçüde ticarileşme sürecinin başlangıç aşamasında bulunuyor.
Ülkemizde ise , enerji talebi ; kalkınma hedeflerini gerçekleştirme, toplumsal refahı artırma ve sanayi sektörünü uluslararası alanda rekabet edebilecek bir düzeye çıkarma çabaları paralelinde yıllık ortalama %4,4 lük bir artış göstermekte bu rakam da Ülkemizi Dünyada en fazla enerji tüketen 25 ülkeden biri haline getirmektedir.
Türkiye, enerji kaynakları bakımından ithalatçı ülke konumunda olup ham petrol ihtiyacının yüzde 7′sini, doğal gaz ihtiyacının ise yüzde 4′ünü kendi kaynaklarından karşılayabilmektedir. Petrolde Türkiye’nin yerli kaynak potansiyeli 6,72 milyar varildir. Enerji üretiminde kapasite kullanımı; arızalar, bakım-onarım, işletme politikası, kuraklık gibi sebeplerle % 73 civarındadır. Termik santrallerde % 68, hidroelektrik santrallerde ise % 94 oranında kapasite kullanımı mevcuttur.
2009 yılında 106.1 milyon ton petrol eşdeğeri (milyon TEP) olarak gerçekleşen yıllık enerji arzının, 2008-2009 ekonomik krizden önce 2015 yılında 170 milyon TEP, 2020 yılında ise 222 milyon TEP düzeyine ulaşacağı hesaplanmış olmakla birlikte 2010 yılı itibari ile105,8 milyon TEP civarında gerçekleşmiştir. 2009 yılı verilerine göre enerji arzında %31 ile kömür en büyük payı alırken, bunu %30.9 ile doğal gaz, %28.8 ile petrol izlemiş, geri kalan %9.3’lük bölüm ise hidrolik dahil olmak üzere yenilenebilir ve diğer kaynaklardan karşılanmıştır. Kaynaklar açısından bakıldığında, 2010 yılı itibariyle, toplam elektrik üretiminin %45.9’u doğalgazdan, %18.4’ü yerli kömürden, %24.5’i hidrolik kaynaklardan, %6.9’u ithal kömürden, %2.5’i sıvı yakıtlardan, %1.35’i rüzgardan ve %0.47’si jeotermal ve biyogazdan sağlanmıştır
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı , Türkiye’nin enerji politikasının birincil amacını “ekonomik ve soysal kalkınma hedeflerini elde etmek üzere güvenilir ,yeterli, zamanında ve hem ekonomik hem de çevre açısından güvenilir bir şekilde sürekli artan enerji talebinin karşılanmasıdır” diye ifade etmiştir. Bu bağlamda iki önemli doküman yayımlanmış olup ,birincisi 2004 stratejisini güncelleyen Yüksek Planlama Kurulu tarafından 2009 yılında kabul edilmiş olan, Elektrik Enerjisi Piyasası ve Arz Güvenliği Strateji Belgesi diğeri ise Mart 2010 tarihli “Enerji ve Tabii kaynaklar Bakanlığı Stratejik Planı” olmuştur. Elektrik Enerjisi Piyasası ve Arz Güvenliği Strateji Belgesi’ndeki bazı önemli başlıklara baktığımızda ise 2023 yılına kadar;
Tüm yerli kömür ve hidrolik potansiyelimizin ekonomimize kazandırılması,
- Rüzgar kurulu gücümüzün 20.000 MW mertebesine ulaşması,
- Jeotermal kurulu gücümüzün 600 MWe mertebesine ulaşması,
- 2020 yılında elektrik üretimimizin yüzde 5’inin nükleer enerjiden sağlanması
- Enerji yoğunluğunun 2014 yılında 254 kep/1000 dolar seviyesi ile %10 , 2023 de ise %20 azaltılması hedeflenmiştir.
Küresel ısınma, enerji fiyatlarının yüksekliği ve fosil yakıt bağımlılığı gibi etkenler, Türkiye’de de nükleer santral kurulması gereğini savunanların sayısında önemli bir artışa yol açmıştır. Bununla birlikte nükleer santral kurulması konusunda kamuoyundaki bölünmüş yapı hala varlığını sürdürmektedir. Nükleer enerji üretimine karşı çıkanların en önemli dayanağı ise, Türkiye’nin rüzgâr, güneş, su ve jeotermal kaynaklar gibi önemli yenilenebilir enerji kaynağı potansiyeline sahip olduğuna odaklanmaktadır. Bu argümanlarla birlikte ulusal düzeyde gözden kaçmaması gereken önemli konulardan biri de bir çok gelişmiş ülkenin, ekonomik büyümelerine rağmen elektrik kullanımlarında sergiledikleri düşüş. Gelişmekte olan Çin’in bile son 30 yılda ortalama olarak ekonomisini yüzde 9.8 büyürken, enerji ihtiyacı sadece ortalama yüzde 5.9 arttı. Türkiye’de ise durum farklı Elektrik Piyasası Denetleme Kurumu verilerine göre Türkiye’nin,1970-2010 arasında ekonomisi yıllık ortalama yüzde 4.2 büyürken, elektrik talep artışının yüzde 8.4 arttığını görüyoruz. Kabaca oranla Çin 2 dolarlık büyümeye karşı bir birim enerji artışı sergilerken, Türkiye 1 dolarlık ekonomik büyümeye karşılık olarak 2 birim elektrik enerjisine ihtiyaç duymuş . Bu durumu, yani enerji ile ilgili sürecin ana başlıklarını oluşturan konulardan verimsiz üretim, dağıtım ve kullanım sistemlerinin enerji projeksiyonlarımızda gözden kaçırılmaması ve yapılacak planlamalarda dikkate alınması önemli bir husus diye değerlendiriyorum.
Enerji arz güvenliği, ülkemiz için önemini korumaktadır. Ülkemizin enerji arz güvenliği bağlamında son yıllarda, enerji piyasamızın rekabete dayalı ve şeffaf bir piyasa anlayışı çerçevesinde yeniden yapılandırılması, yerli ve yenilenebilir kaynak potansiyelimizin tespiti ve kullanımı, nükleer enerjinin elektrik üretimine dahil edilmesi, enerji verimliliği ve yeni enerji teknolojilerinden yararlanılması gibi alanlarda yasal ve teknik çalışmalarla önemli aşama kat edilmiştir.
Ülkemizin 2012 yılına kadar olan dönemde Kyoto Protokolü çerçevesinde emisyon azaltma yükümlülüğü
bulunmamasına rağmen 2012 sonrasında gelişmiş ülkelerle beraber yükümlülük almasına yönelik baskılar gün geçtikçe artmaktadır. Nitekim bu sürecin içindeki ülkeler, hedefler ve ödevlerini yetersiz olsa da oluşturdu, politikalarında ve mevzuatlarında gerekli değişiklikleri yaptı. Örneğin, İspanya elektriğinin % 11’ini rüzgardan, Almanya ise % 2’sini güneşten karşılarken, Türkiye’nin bu oranları 2030’a kadar yakalaması için enerji sektöründe enerji verimliliğinin geliştirilmesi, yenilenebilir kaynakların daha fazla kullanımı, temiz kömür teknolojilerinin yaygınlaştırılması ve nükleer enerjinin kullanılması enerji ve çevre bağlantısı içinde sorunları ele almada , başlıca politikalarımız arasında olmaya devam edeceğinin , Enerji Bakanımız tarafından bizzat ifade edilmesi sevindiricidir. Bu arada, çevre-enerji ilişkisinde önemli bir yer tutan iklim değişikliği ile mücadelede, enerji sektörünün etkin rol oynayacağı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Enerji verimliliği başta olmak üzere, teknolojik gelişmelere paralel iyileştirmeler, fosil yakıtlara alternatif olarak nükleer enerji ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımında yaygınlaşma, çevresel etkileri azaltma hedefine yoğunlaşan Ar-Ge faaliyetleri (karbon tutma ve depolama ve temiz kömür teknolojileri), gaz emisyonlarının azaltılmasına yönelik geliştirilen politikaların temel unsurlar olduğu görülmekte.
Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından açıklanan Türkiye’de Enerji Verimliliği, Durum ve Gelecek Planlaması (Kasım 2009) belgesinde: “Sanayimizde en az %15, binalarımızda en az %35 ve ulaşımımızda en az %15 tasarruf potansiyellerine sahibiz. Bu potansiyelleri geri kazandığımızdaki enerji değeri yenilenebilir enerji kaynaklarımızdan üretebileceğimiz enerjiden daha fazladır. Enerji verimliliğinde kararlı ve başarılı adımlar atabilirsek, 2020 yılı talep tahminleri en az %20 (45 milyon ton petrol eşdeğeri enerji) azalabilir.” denmektedir. Bu miktarlar 30 milyon yerleşim birimi için yıllık enerji talebinin 2,5 katı daha fazla enerji demektir, bu konuda başarılı adımlar atılması temennimdir.
Dünya genelinde Karbondioksit eşdeğeri veriler açısından bakıldığında, enerji sektöründen kaynaklı ve sera etkisi yapıcı gaz emisyonlarının, 29,3 milyar tondan (2008) ortalama yıllık yüzde 1,4′lük artışlarla 2035′de 42,6 milyar ton düzeyine ulaşacağı ilgili kuruluşlarca hesaplanıyor. Emisyonlardaki bu artışın tamamının, enerji tüketimlerinde beklenen artışa paralel olarak, gelişmekte olan OECD-dışı ülkelerde (başta Çin, Hindistan ve Ortadoğu ülkelerinde) görüleceği tahmin edilmektedir . Küresel finansal krizin etkisiyle 2009′da emisyonların yüzde 1 düştüğü, ancak 2010′dan itibaren bu düşüşün yerini yeniden bir yükselişin aldığına dikkat çekiliyor. Emisyon artışı denildiğinde doğal olarak devamında ilk telaffuz edilen konu küresel ısı artışı olduğundan olaya bu açıdan genel olarak baktığımızda bazı tahminlerin ve hesaplamaların 2035 yılında sıcaklık seviyesinin 6°C den fazla artacağı telaffuz etmeleri, bu konuda hep beraber endişelenmemiz gerektiğini dikte eder nitelikte. Ancak son yıllarda iklim değişikliğinin daha da hissedilir boyutlara ulaşması ile enerji, ekonomi ve çevre konuları birlikte değerlendirilmeye başlanması ve 3E kuramı (Enerji-Ekonomi-Ekoloji) olarak adlandırılan bu yaklaşım ile , ülkemizde de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından detaylı bir çalışma hazırlanarak İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planı 2011–2023 yayınlanmış Enerji yoğunluğunun düşürülmesi, Temiz enerjinin üretim ve kullanımdaki payının artırılması , Temiz kömür teknolojileri ve verimlilik artırıcı önlemler uygulanarak elektrik üretiminde kömür kullanımından kaynaklanan sera gazı emisyonunun sınırlandırılması ve Elektrik dağıtımında kayıp ve kaçakların azaltılması başlıklarında 4 ana amaç ve paralelinde 9 adet hedef tespit edilmiştir. Bu uygulamaların “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar” ilkesine uygun olarak ulusal kalkınma planlarımıza dahil edilmesi ve enerji boyutunda ,insanlığın ortak kaygısı olan iklim değişikliğini önlemeye yönelik uluslararası taraflarla işbirliği içerisinde,küresel çabalara katılmasını , enerjinin yönetimi ve sürdürülebilir bir dünya için iyi yönde ve umut veren gelişmeler olarak değerlendiriyorum.





Henüz yorum yok, ilk yorumu yazabilirsiniz! :)